Evrenin 13.7 milyar yıl önceki görüntüsü

Uzayda sürdürdüğü görevinde 22 yılı geride bırakan Hubble Uzay Teleskopu, bilim dünyası için yaptığı sayısız keşfin ardından, bu sefer evrenin bugüne dek elde edilen en ‘derin fotoğrafını’ çekti.

Hubble Teleskopu’nun evrenin en uzak noktalarına ait binlerce fotoğrafı bir araya getirilerek, milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksiler ilk kez en detaylı ve geniş ölçekli bir şekilde görüntülendi.

“eXtreme Deep Field” (XDF) adı verilen fotoğraf, Hubble’ın son 10 yılda çektiği fotoğrafların bir araya getirilmesinden oluşuyor. Bugüne dek görüntülenen en uzak galaksilerin ‘ortaya çıkarılabilmesi’ için, Hubble’ın yaptığı sayısız gözlemde biriken ışıktan yararlanıldı. Milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksilerin birçoğu insan gözünün algılayabileceği ışığın 10 milyarda biri seviyesindeki ışıkta kaldığı için, aynı bölgeler üzerinde yapılan sayısız gözlemin biriktirdiği ışıkla aydınlatılmaları gerekti.

Hubble’ın XDF benzeri ilk çalışması, 2003-2004 yılları arasında çektiği fotoğraflardan oluşturulan “Hubble Ultra Deep Field” olmuştu. Bu fotoğrafta Hubble, uzak galaksilerin aydınlanabilmesi için uzun saatler boyunca aynı bölgeler üzerinde gözlem yaparak ışığın toplanmasını sağlamıştı.

Hubble Ultra Deep Field, 13.2 milyar yıl öteye gitmeyi başarmıştı. XDF’nin ise bu rekoru kırarak, evrenin 13.7 milyar yıl önceki haline ulaştığı düşünülüyor.

California Üniversitesi’nden gök bilimci Garth Illingworth, “XDF, evrenin bugüne dek elde edilen en derin fotoğrafı. En uzak ve en silik galaksileri bizlere görünür kıldı… XDF sayesinde zamanda her zamankinden daha geriye gitmeyi başardık” dedi.

5.500 GALAKSİ ORTAYA ÇIKTI
XDF, Samanyolu gibi spiral galaksilerin dışında, galaksilerin çarpışmasından oluşan kırmızı renkli lekelere benzeyen galaksileri de ortaya çıkardı. Aynı zamanda, milyarlarca yıl sonunda dev galaksiler halini alabilen, son derece küçük ve silik galaksiler de gözlemlendi.

XDF, Fornax takım yıldızının güneyinde kalan küçük bir alanın portresini sunuyor. Dolunay’ın kapladığı kadar gökte ufak bir alanı temsil eden bu bölgede, Hubble Teleskopu tam 5.500 galaksi keşfetmeyi başardı. Bu galaksilerin birçoğu, evrenin oluşmasını sağladığına inanılan Büyük Patlama’dan hemen sonra ortaya çıktı.

Dünya’dan en uzak mesafede bulunan galaksiler gezegenimizden 13.2 milyar ışık yılı mesafede bulunuyor. Bu da, söz konusu galaksilerden yayılan ışığın Hubble’ın kamerasına ulaşması için 13.2 milyar yıl geçtiği anlamına geliyor. NASA, yaptığı açıklamada, “Geçmişteki kozmik olaylara ait ışık Dünya’ya henüz ulaşıyor. Kısaca, XDF’nin bir zaman tüneli olduğunu söyleyebiliriz… XDF’de yer alan en genç galaksi, Büyük Patlama’dan sadece 450 milyon yıl sonra oluştu” ifadesi kullanıldı.

Hubble, “Advanced Camera for Surveys” ve “Wide Field Camera 3” kameralarını kullanarak, 2 milyar saniyeyi aşkın poz süresi boyunca aynı bölgelerin 2 bin fotoğrafını çekti. Böylece, aynı karede ışığın yoğunlaşması ve silik galaksilerin ortaya çıkması sağlandı.

NASA’nın Nisan 1990’da uzaya gönderdiği Hubble, o tarihten bu yana astronotlar tarafından beş kez bakım-onarımdan geçti. NASA ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ortak çalışmasıyla görevine devam eden Hubble’ın merceklerinin hala çok güçlü olduğu ve 2018’e kadar görev yapabileceği ifade edildi.

Mars’ta Gün Batımı

NASA’nın Mars keşif robotu Oppurtunity, Kızıl Gezegen’deki dev Endeavour kraterine bakan bir noktada mükemmel bir kare yakaladı.

Kraterin batı ucunda bulunan robot, gün batımı esnasında Güneş ışınların kratere düştüğü anı görüntüledi. Fotoğrafta, Oppurtunity’nin gölgesi kratere uzanıyormuş gibi görünüyor. Keşif robotu, 22 kilometre genişliğindeki kratere Ağustos 2011’de ulaşmıştı.

NASA’nın yayımladığı en son fotoğraf, Oppurtunity’nin panoramik kamerasıyla Mars saatiyle 16.30 ile 17.00 arasında çekildi. NASA yetkilileri, fotoğrafın 9 Mart tarihine ait olduğunu belirtti. Sahte renkte yayımlanan fotoğraf, Endeavour’un yüzeyindeki karanlık tepeler gibi kraterin yüzeyindeki farklılıkların belli olmasını sağlıyor.

Oppurtunity, yaklaşık dört ay boyunca dev krateri Greeley Haven adı verilen bölgeden gözlemledi ve henüz iki hafta önce tekrar hareket etmeye başladı. Kış süresince sabit bir noktada bekleyen keşif robotu, bu sürede solar panellerini Güneş’e konumlandırarak aktif kaldı.

Oppurtunity, geride bıraktığı dört ay süresince, Greeley Haven’daki kayaları incelerken, bilim insanları robotun yaydığı radyo sinyallerini analiz ederek gezegegin iç yapısı üzerinde araştırmalar yaptı.

MARS’TA SEKİZ YIL
Oppurtunity ve ikizi Spirit, Kızıl Gezegene Ocak 2004’te indi. Altı tekerli, golf arabası büyüklüğündeki iki robotun asıl görevi, üç ay boyunca Mars’ta geçmişten kalan su izleri bulmaktı.

Her iki robotun görev süresi geride kalan aylar boyunca uzatılırken, Mars’ın bir zamanlar daha sulak ve sıcak bir yer olduğuna dair bulgular elde ettiler. Spirit, Mart 2010’da Güneş’i görecek şekilde konumlanmayı başaramayınca devre dışı kaldı ve geçtiğimiz yıl tamamen kullanılmaz hale geldiği açıklandı. Oppurtunity ise geride kalan sekiz yılın ardından hala güçlü. Keşif robotunun bu sürede geride bıraktığı mesafe 34.4 km.

NASA’lı mühendisler, yakın zamanda Oppurtunity’e eşlik edecek yeni bir robotu Kızıl Gezegen’e gönderecek. Bir ton ağırlığındaki Curiosity, bir aksaklık yaşanmadığı takdirde 5 Ağustos günü Mars’ın yüzeyine inecek. Araba büyüklüğündeki keşif robotu, Mars’ın yüzeyinde mikrobik hayata dair bulgular arayacak.

Güneş Sistemi’ndeki en iyi manzara

Uluslararası Uzay İstayonu’nda (ISS) görev yapan astronotlar, Dünya’ya ait yüzlerce saatlik çekimden bazı kısımları hızlandırılmış video haline getirdi.

İnsanlığın 2000 yılından bu yana alçak yörüngedeki yerleşim noktası olan uzay laboratuarı, altında dönüp duran Mavi Bilye’ye ait mükemmel görüntüler çekiyor.

Yeryüzünde astronotların gönderdiği videoyu montajlayan Alex Rivest, “ISS’deki şanslı astronotlar ve bilim insanları kesinlikle Güneş Sistemi’ndeki en iyi manzaraya sahip” dedi.

Uzay istasyonunun cupola (ISS’de ve bugüne dek uzay araçlarında bulunan en büyük pencere) kısmında yer alan kamera, astronotların her gün tanık olduğu görüntüleri bize gösteriyor. Okyanuslar, nehirler, bulutlar ve rengarenk şehirler, Dev pencerenin altında akıp gidiyor.

Rivest, hazırladığı videoyu, Yuri Gagarin’in uzaya çıkışının 51’inci yıldönümü olan 12 Nisan’da yayımladı. Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olduğu rekabet günlerinde, ABD ve Sovyet Rusya teknolojik özelliklerini sunmak için büyük bir yarışa girmişti.

Avrupalı, Kanadalı, Japon, Rus ve ABD’li astronotların, Avrupa Uzay Ajansı (ESA) ve NASA işbirliğiyle beraber yer aldıkları ISS ise bugün gelinen noktanın 50 yıl öncesine kıyasla ne kadar farklı olduğunu gösteriyor. ABD’nin uzay mekiği filosunun Temmuz 2011’de emekliye ayrılmasıyla, ABD’li astronotlar Rusların inşa ettiği roket ve uzay araçlarıyla atmosferin dışına yolculuk yapıyor.

Kaynak: ntvmsnbc

Dünyanın ikizi!

NASA’nın avcı teleskopunun bulduğu yeni gezegenin, dünyaya şaşırtıcı biçimde benzediği açıklandı.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA) güneş sisteminin dışında birçok bakımdan dünyaya şaşırtıcı biçimde benzeyen yeni bir gezegen bulduğu bildirildi.

Bilimadamları, yeni gezegenin yüzeyinde sıcaklığın yaklaşık olarak 22 santigrad derece olduğunu, yıldızının güneşe ikize kadar benzediğini, muhtemelen su ve toprağa sahip olduğunu söyledi.

Yeni gezegenin NASA’nın ‘gezegen avcısı’ teleskopu Kepler tarafından bugün yaşanabilir bölgenin ortalarında bulunduğu, bunun da yaşam koşullarının uygunluğuna işaret ettiği belirtiliyor.

Kepler’in ilk defa güneş sisteminin dışında yaşanabilir bölgede ne çok sıcak ne de çok soğuk bir gezegen bulduğu kaydedildi.

Astronomlar sözü edilen bölgede daha önce iki kez gezegen bulduklarını açıklamışlar ancak yaşam için umut vadetmeyen gezegenlerden birinin konumunun çok tartışmalı olduğu, diğerinin de sıcak sınırda olduğu belirtilmişti.

Kepler Teleskopu, adını Alman gökbilim, fizik, matematik bilgini Johannes Kepler’den (27 Aralık 1571-15 Kasım 1630) alıyor.

VOYAGER-1 SINIRDA
Bu arada NASA’nın 1977’de uzaya gönderdiği Voyager-1 (Seyyah) uydusu, 34 yıldır süren görevinde Güneş Sistemi’nin hudutlarına dayandı.

285 trilyon kilometre (30 ışık yılı) çapındaki Güneş Sistemi’ni inceleyen Voyager-1’le ilgili son veri, San Francisco’da toplanan Amerikan Jeofizik Birliğinin toplantısında sunuldu.

Voyager-2 aracı da Voyager-1’in aksi yönde Güneş Sistemi içinde yol alıyor. Sistemin dış sınırlarında Güneş, ‘minik yıldız’ gibi çok az hissediliyor.

Kuzey Yarımküre kış mevsimindeyken Yer’e 151 milyon kilometre uzaklıkta olan Güneş’in ışığı Dünya’ya 8,44 dakikada ulaşıyor.

Kaynak: nasa, ntvmsnbc

Mars keşif aracı terk ediliyor

Geçen yıldan beri sinyal göndermeyen Mars keşif aracı Spirit’le bugün son kez temas kurulmaya çalışılacak.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Mars’ta 22 Mart 2010’dan beri sessiz bulunan kaşif robot Spirit ile temas kurma çabalarına son veriyor.

NASA’nın Pasadena’daki Jet Motorları Laboratuvarından yapılan açıklamada, Spirit ile bugün son kez temas kurma girişiminde bulunulacağı belirtildi.

NASA, uzun Mars kışının sona ermesi ve güneşin biraz parlamasından, güneş enerjisinin artmasıyla Spirit’in biraz güç toplayabileceği düşüncesiyle geçen yıldan bu yana robotla temas kurma girişimlerini sürdürüyordu.

NASA uzmanları, Spirit’in ısıtma sistemini çalıştırmak için güneş panellerinin yeterli enerji üretememesi nedeniyle, geçen kış Kızıl Gezegen’de daha önce geçirdiği 6 kış mevsiminden çok daha düşük sıcaklıklara maruz kaldığını ve soğuğun önemli elektronik devre ile temel unsurlarda hasara yol açtığını düşünüyor.

Spirit 3 Ocak 2004’de sadece üç aylık bir görev için Mars’a indirilmişti. Kızıl Gezegen’e bundan üç ay sonra gönderilen ikizi Opportunity ise hala faal durumda bulunuyor.

NASA, yeni Mars robotu Curiosity’yi kasımda uzaya gönderecek.

Kaynak: ntvmsnbc

Bu gezegen boy uzatıyor

Mars gibi yerçekiminin büyük farklılık gösterdiği bir gezegende doğsaydık bir daha Dünya’da yaşayamazdık.

Uzun boylular için halk arasında “sulak yerde büyümüş” denir. Oysa Mars’ta Dünya’ya kıyasla çok daha az su var. Üstelik bu da bir hidrosfer yaratacak kadar çok olmayıp, sadece kutup bölgelerinde ve donmuş toprakta buz halinde bulunuyor. Buna rağmen eğer Mars’ta doğum mümkün olsaydı, orada büyüyen çocuklar bize göre çok daha uzun boylu olurlardı.

İşin sırrı elbette yer çekimindeki farklılık. Dünya’da sürekli olarak 1G kuvvetinde yer çekiminin etkisi altındayız. NASA’ya göre çoğu astronotun boyu uzay uçuşları sırasında 4-5 cm kadar uzuyor. Bunun nedeni azalan yer çekimiyle beraber omurilik sıvısının genleşmesi. Dünya’ya döndüklerinde 10 gün içinde tekrar eski boylarına dönüyorlar.

Bu yüzden araştırmacılar uzun uzay uçuşlarını daha kolaylaştırmak için yapay yer çekimi üzerinde çalışıyor. O gün gelene kadar da NASA astronot giysilerini biraz daha büyük ve geniş olarak tasarlamaya devam edecek.

UYURKEN DE UZAR
İnsanın boyu uyurken de uzar. Yatakta uzanırken yer çekiminin baskısıyla omurgamız esner. Bundan dolayı sabahları yaklaşık 1 cm daha uzun boyla kalkarız yataktan.

Mars’ta yerleşimin ateşli savunucularından Robert Zubrin’in teorisine göre, daha düşük yer çekimine sahip olan Mars gibi gezegenlerde doğacak çocuklar Dünya’dakilere göre daha uzun boylu olur. Dünya’daki anne-babalardan gelen genetik özellikleri aynı kalsa da, Dünya’nın üçte biri yer çekimine sahip olan Mars’ta doğan çocukların omurgaları Dünya’dakine kıyasla çok daha fazla esneyerek uzayabilir. Üstelik bu ortamda doğan çocuklar uzay uçuşlarında astronotların yaşadığı kas kütlesi ve kemik sorunlarını yaşamazlar.

Mars’ta doğanlar, en büyük sorunu Dünya’ya döndükleri zaman yaşarlar büyük ihtimalle. Üç kat daha güçlü yer çekiminin olması, ciddi kemik rahatsızlıkları yaratacaktır. NASA’dan Al Globus durumu şöyle açıklıyor: “Mars’ta 80 kg ağırlığında olan biri Dünya’ya döndüğünde 240 kg geleceği için yataktan çıkmakta bile büyük sorun yaşayabilir. Bu yüzden Ay’da veya Mars’ta büyüyen çocukların üniversite eğitimi için Dünya’ya dönmeleri ne yazık ki söz konusu değil.”

Kaynak: ntvmsnbc

Meteorda ‘Dünya tipi’ bakteri

Meteorda bulunan bakteriler, yeryüzündeki Titanospirillum velox bakterisine benziyor.

NASA bilimcileri inceledikleri bir meteorda bakteriler tespit etiklerini, bunların Dünya’daki bazı bakterilerle büyük benzerlik taşıdığını iddia etti.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nde (NASA) görevli bir bilimadamının araştırması, uzaydaki yaşamın, Dünya’da bildiğimiz yaşamla benzer özelliklere sahip olabileceğini gösterdi.

NASA’nın Marshal Uzay Uçuş Merkezi’nde çalışan astrobiyolog dr Richard B. Hoover, dünyada bilinen az sayıdaki göktaşının bulunduğu Sibirya, Alaska ve Antarktika gibi uzak bölgelerdeki meteoritler (göktaşları) üzerinde yaptığı araştırmasının sonuçlarını Journal of Cosmology dergisinin mart sayısında yayınladı.

Canlı organizmaların kalıntıları ve Dünya’nın atmosferine girmeden önce üzerlerinde yaşamın olduğuna inanılan göktaşlarının iç katmanlarındaki fosilleşmiş bakterileri inceleyen Dr Hoover, meteoritin taşlarındaki kırıkları laboratuvar ortamında elektron mikroskopuyla taradı ve mikro-organizmaların dünyada bulunanlara benzediğini gördü.

Büyük bir göktaşının parçası olabilen ve çoğunlukla taş ile demirden oluşan meteoritlerdeki, su ve evsahipliği yapan kuyrukluyıldız veya asteroid yarattığı ısı gibi koşulların bakterinin gelişimi için uygun bir yer sağladığını belirten Hoover, ”Heyecan verici olan, göktaşlarındaki bakterilerin, birçok durumda tanınabilir ve dünyadaki genel türlerle çok yakından bağlantılı olması” dedi.

Kaynak: ntvmsnbc